Camgeran Alaçatı Facebook'ta
 
Camgeran Alaçatı Twitter'da


Hıdır Göktaş

1960 Sivas-Gürün doğumluyum. 1984 yılından 2010 yılı Haziran’ına kadar aralıksız 26 yıl gazetecilik yaptım. Bu 26 yılın 23’ünde parlamento ve başbakanlık muhabirliği yaptım. Son iki yılında ise Habertürk Gazetesi’nin Ankara Temsilci Yardımcısı olarak çalıştım.

Gazeteciliğe Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Bürosu’nda başladım. Daha donra sırasıyla, Nokta Dergisi, Gazete Gazetesi, Güneş Gazetesi, Reuters Haber Ajansı ve HaberTürk Gazetesi’nde çalıştım.

Bir dönem Parlamento Muhabirleri Derneği Başkanlığı yaptım.

1991-1992’de bir yılı aşkın bir süre de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda danışmanlık yaptım. Yayınlanmış altı araştırma-inceleme kitabım bulunuyor. (Bunlardan ikisi Ruşen Çakır, ikisi de Metin Gülbay ile ortak yazıldı.)  İlk kitap 1990’da basıldı, sonuncusu ise 2006’da.

2002 yılında sanatsal camla tanıştım. Füzyon-sulumping tekniği ile başladığım sanatsal cam tekniklerine daha sonra şalümo ve şippo-mine tekniklerini de ekledim. 2006 yılında Ankara’da ve Ürgüp’te  cam eserlerinden oluşan iki sergi açtım.

 

Gazetecilikte de camda da çeşitli ödüller aldım. Cam ödülü benim için inanılmaz bir şeydi. 2003’te DÖSİMM’in açtığı el sanatları yarışmasına katıldım. Üç eser gönderdim ve biri üçüncülük ödülüne değer bulunurken, diğer iki eser de sergilenmeye değer bulundu ve DÖSİMM’in değişik ülkelerde açtığı sergilerde yer aldı.

Karım Nuray ile 1988’de evlendik. 1991’de de kızımız Serâ  aramıza katıldı; şu anda Bilkent Üniversitesi’nde arkeoloji okuyor. İstediği konuda okuma şansını yakalayabildiği için mutlu. Onun gibi akıllı, duyarlı ve bizi idare edebilen bir kızımız olduğu için de biz çok mutluyuz.

2010 yılı Haziran ayında, daha önceki hayal ve isteklerimiz doğrultusunda karımla işlerimizden ayrıldık, Ankara’daki evimizi sattık ve Alaçatı’ya yerleşme kararı aldık. Artık nüfus kaydımız da Alaçatı’da. 

Nuray Göktaş

1959 yılında İslahiye’de doğdum. Askeri hakim olan babamın görevi nedeniyle Türkiye’nin pek çok yerini ailece dolaştık, annem, babam, ablam ve erkek kardeşimle. Bu seyyahlığa uygun bir eğitim yaşamını, bir yıl Hacettepe ve onu da Ankara Hukuk izledi. Aradığımı bulduğumu sanıyordum.

Ankara Barosu’na bağlı olarak dört yıl avukatlık yaptım. Aradaki geçici işlerimi saymıyorum. Sonra bir arkadaşım -hep gazeteci olma arayışlarıma tanık olmuştu- “Nokta dergisi muhabir arıyor” diye aradı bir gün. Bir ay kadar sonra Nokta’da muhabirdim.

İki yıl gazetecilik bana çok şey kazandırdı. Zevk alarak çalışmanın mümkün olduğunu gördüm, kocaman, keyifli bir çevrem oldu ve en önemlisi hayat arkadaşımla orada tanıştım. Neredeyse, Hıdır’la evlendikten hemen sonra, -daha ilk ayında ikimiz de işsiz kalmıştık- “bir eve iki gazeteci fazla” diyerek, o zamanki adıyla Toplu Konut İdaresi’nden Işıl Alatlı’nın telefonuyla memurluğa geçiş yaptım.

Bu idarenin adı, görev alanları değiştikçe Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi ve son olarak da Özelleştirme İdaresi oldu. İletişim Birimi’nde her anını keyifle hatırladığım yedi yıl geçirdim. Bakanlar, Başkanlar, basın açıklamaları, toplantılar, geziler, yemekler, yemekler, yemekler… Bu arada bir de bebek sahibi olmuştuk. Çanta gibi her yere sürüklediğimiz, kahkahalar içinde bir kız, Sera Şirin…

1995 yılında Hazine Müsteşarlığı’na Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak geçerek 2001 yılına kadar bu görevde çalıştım. “Kurumsal yapı” ve aidiyet kavramlarıyla tanıştım Hazine’de. 2001-2004 yılları arasında Makedonya’daki Türk Büyükelçiliği’nde ekonomi müşaviri olarak görev yaptım. Makedonya’yı, ikinci vatan; oradaki dostları kardeş kadar çok sevdim.

Ankara Kalesi’nde, Pirinçhan’da bir arkadaşımla birlikte açtığımız Erguvan’ın ya da biz Sera ile Üsküp’te iken Hıdır’ın Ankara’da aldığı sanatsal cam derslerinin  yeni bir yaşamın hazırlık adımları olduğunun farkında değildik elbette.

Hıdır üretim, atölye, sergi, yarışma, ödül gibi sözcüklerle tanışırken ben maliyet, ciro, vergi, müşteri gibi sözcüklerle tanışmaya başladım. Çok iyi bir alıcının kötü bir satıcı olduğu o kadar açıktı ki :). Arkadaşlarımın ve muhasebecimizin desteğini unutamam. Pirinçhan’da neredeyse herkes emekli memur olduğu için birbirimize “nasıl esnaf olunacağını” öğretiyor ve çok eğleniyorduk. Bazen müşterilerimizi kızdıracak kadar eğleniyorduk.

Sonra Sera üniversiteye girdi. Biz de, yılların hayalini onun tam burslu okuması ve özgüveni sayesinde gerçekleştirebilecek noktaya geldik: Sahilde bir yaşam. Aileleri, dostları, Ankara’yı, Sera’yı bırakmak kolay değildi. Karşılıklı olgun davrandık herhalde, çok sorunlu bir ayrılık yaşamadık :).

Sahile yaklaşmış sayılabiliriz :). Alaçatı’da mutluyuz.  Camgeran, atölyemiz, bahçemiz, Pamuk ve dostlarımızla keyifli bir yaşam sürüyoruz. Hep sorulduğu için yazayım, kışın da çok zevkli geçiyor zaman burada. Yaşamımda aradığımı bulup bulamadığımı hala bilmiyorum ama bazı anlarda bulur gibi oldum sanki:

Kızımı ilk kucağıma aldığımda; Ankara’da Oran ormanlarında yaptığımız uzun yürüyüşlerde, ayağım kayıp düşer gibi olduğunda, Hıdır’ın elini bana destek olmak üzere sırtımda hissettiğimde; severek okuduğum bir kitap bitmesin diye günlerce süründürdüğümde, baharın ilk çiçeklerinden kocaman bir demeti kahvaltı masasına yerleştirirken; bir dost toplantısında; sevdiklerimizden birinin bir başarısını kutlarken; bir dostuma bir sürpriz hazırlarken, Adnan Menderes havaalanında Sera’yı, mesela üç ay görmemişken, bir eli tekerlekli valizinde, diğer omuzunda mutlaka fermuarı açık çantası, biraz sonra Hıdır’la bu konuda atışacaklar, bir  küçük pet şişe su elinde, kocaman, hesapsız, sıcacık bir gülümseme ile ilk gördüğümde, kıvırcık mis kokulu saçlarına gömüp suratımı “hoş geldin “ derken, sağlığın, birlikteliğin, yaşamın keyfini sonuna kadar çıkarıyorken…