Camgeran Alaçatı Facebook'ta
 
Camgeran Alaçatı Twitter'da


Camgeran Alaçatı Camgeran 2010 Sempozyumuna Katıldı

Camgeran Alaçatı Camgeran 2010 Sempozyumuna Katıldı

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Cam Bölümü Camgeran 2010 Uluslararası Cam Sempozyumu ve Çalıştayı düzenledi. Bölüm Başkanı Mustafa Ağatekin başta olmak üzere bölünün tüm hocaları, öğrencileri ve çalışanları sempozyumun başarılı geçmesi için büyük bir özveriyle ter döktü. Sempozyuma dışarıdan katılanlar da çalışmaları ilgiyle izledi ve uluslararası alanda isim yapmış 6 cam sanatçısının deneyim ve birikiminden yararlanmak için cam bölümüne neredeyse karargah kurdu. Camgeran Alaçatı da oradaydı. Matthew Eskuche'nin alevde çalışması ilgiyle izlendi.

Sıcak cam tekniği ile eserler verilebilmesi için cam eritme fırınının 365 gün 24 saat yanması ve camın eriyik halde olması gerekiyor. Sıcak cam tekniği konusunda Hollanda'dan Peter Bremers ve Finlandiya'dan Vesa Varrela cam bölümünün hocaları, ustaları ve öğrencileri ile ortaya muhteşem eserler koydular.

İşte o eserlerden biri. 5-6 kişi bu eserin ortaya çıkması için saatlerce ter döktü.

Polonyalı cam sanatçısı Kazimierz Pawlak ise sıcak cam döküm tekniği ile neler yapılabileceğini cam bölümü öğrencileri ile ortaya koydu ve 860 dereceye ulaşmış fırında bulunan kalıpların içine 1400 derecede erimiş camları döktüler. Sonuç görülmeye değerdi.

İngiltere'de yaşayan George Papadupoulos ise camı kırarak nasıl eser yaratılacağını gösterdi. Bir desen ya da form yaratmak için yaratılmak istenen şekillere uygun olacak formda kırılan camlar çeşitli malzemelerle renklendirilerek ortaya eserler çıkarıldı; işte o tekniği kullanan öğrencilerin eserlerinden biri.

Japonya'dan sempozyuma katılan cam sanatçısı Yoshiaki Koyiro ise cam parçacıklarını ve cam tozunu kendi tekniğiyle ve fırında yüksek ısıda köpürterek neler yapılabileceğini öğrencilere gösterdi ve daha sonra da o köpüğü yontarak ortaya çok sevimli eserler koydular.

Oraya kadar gittikten sonra ben de gördüklerimi uygulayayım dedim. Alevin önünde erime noktasına yaklaşan cam tüpleri üfleyerek şekil vermeye çalıştım ama ortaya benim değil alevin camın istediği şekiller çıktı. İnisiyatif şimdilik onlarda ama yakında inisiyatifi ele alıp istediğim şekilleri yapmayı başaracağım.

Camgeran2010'un sanatçıları, cam bölümünün hocaları ve araştırma görevlileri ile "yaş durumundan" ekibin içinde yer alan katılımcı "ben" Eskişehir'in sonbaharının tadını kahve keyfiyle çıkarırken...

Ilık Bir Alaçatı Akşamı

 

Ilık Bir Alaçatı Akşamı

Aşağı yukarı bütün İzmir ve Çeşme orijinlilerden, yaklaşık üç aydır Alaçatı'ya ilişkin duyduğumuz yorumları İzmirli bir arkadaşımız çok güzel özetledi geçen gün: "Alaçatı'yı içime sindiremiyorum". Düne kadar kimsenin yüzüne bakmadığı bir köy olan Alaçatı, evin şımarık küçük çocuğu olarak alıp başını gidince, ebeveynleri tarafından hak etmediği biçimde ödüllendirildiği düşünülmeye başlanmış belli ki. Bizim gibi arafta olan, kendisini henüz ne İzmir'li, ne Çeşme'li, ne Alaçatı'lı ve hatta ne de Ankara'lı hisseden insanlar için ise önemli olan elbette ki bambaşka şeyler oluyor.

Dün bu önemli şeylerin hepsi bir aradaydı işte. Cumartesi Alaçatı'nın pazarı. İnsanı ciddi olarak yoran, çok büyük bir pazar. Tazecik sebze meyvelerin yanısıra köylülerin yapıp getirdiği bal ve reçelleri, her tür elbise, tişört, gömleği, kadınların ördükleri şal, kazak, hırkaları, oya ve yazmaları bulabiliyorsunuz. Elişleri biraz az. Ödemiş ve Tire pazarlarının el sanatları meydanlarını gördükten sonra bunlar insana pek bir amatör görünüyor ama yine de varlar. Gözlemeciler, nohut-pilavcılar, soğuk sucular, cepçiler, cepçilere karşı jandarmalar, yerli ve yabancı turistler, yaşlılar, gençler, pusetlerinde bebekler...Sadece sabırlı olmanız gerekiyor. Önünüzdekilerin yürüyüş hızında yürümek zorunda kalıyorsunuz çoğu kez birincisi, ikincisi sıcakta hareket çekilmez olabiliyor ve üçüncüsü özellikle tekstil tezgahlarında kadınlar tanınmaz hale gelebiliyorlar.      Sonra yıllardır görüşemediğimiz Müftüoğlu ailesi Ankara'dan, Mehmet de İstanbul'dan çıkıp geldiler....    Akşam Hıdır boncuk yaparken ay, çam ağaçlarının arasından pırıl pırıl gülümsüyordu.   

Ilık ve kalabalık bir yaz akşamıydı. Meydandaki takıcılar, lokantalar ağzına kadar doluydu. Ara sıra patlayan kahkahalar, müzik sesleri, çocuk gürültüleri birbirine karışarak yaz aylarına özgü bir keyif melodisi oluşturuyorlardı.  

Dükkanımızın beğenilmesi bu ılık Ağustos akşamının tuzu biberi oluyor, böyle bir akşamda ne fırlama çocuk Alaçatı'nın şımarıklıkları, ne de onu içine sindiremeyen abiler Çeşme ile İzmir'in eleştirileri zerrece umurumda olamıyordu.

 

Alaçatı Yufka Bir Denizdir - Yaşar Aksoy (2005)

Alaçatı Yufka Bir Denizdir - Yaşar Aksoy (2005)

Türk Denizcilik Tarihi'nin en büyük kaptanlarından Piri Reis, Alaçatı koyunu anlatırken,"Burada Deniz Yufkadır" demiştir.. Günümüzde dünyanın en ünlü sörf merkezlerinden biri olan Alaçatı'nın rüzgarı kuvvetli ancak denizinin dümdüz bir koya sahip olması, onun ünlenmesinde başrolü oynamıştır.

Alaçatı, ilçe merkeziyle, benzersiz koyu ile seçkin özellikleri olan ve giderek gözde bir yerleşim merkezi olmaya yol alan bir tatlı beldemizdir.

Alaçatı'yı görmek,gezmek ve ona vurulmak gerekir!.

Pencerelerinde hala Sakız işi dantel perdelerin kışkırtıcı biçimde titreştiği, kat kat beyaz badanalı, aydınlık yüzlü taş evleriyle dolu Alaçatı sokaklarına gelişigüzel dalmalı, gezmeli, tozmalı, fotoğraflar çekmeli, ninelerle selamlaşmalı ve sonra gelip bir kahvesine çöküp, mavi gözlü bir Rumeli geçmişli dedesiyle sohbetlere dalmalıyız.. Ve tüm bunları kaybolmuş bir gezgin gizemiyle veya sadece çocuksu bir merakla yapmalıyız..

Sekizbin kişilik Alaçatı, kendine bağlı Germiyan, Ildırı ve Karaköy ile birlikte Çeşme'ye 8 km. uzaklıkta gizli bir güzellik yuvasıdır. Eskimiş tadıyla Alaçatı'nın dar ve Arnavut kaldırımlı sokakları ve ekabir evleri tamamen Ege mimarisinin estetiğini yansıtır. Sade, yalın ,beyaz ve taş ağırlıklı bir doku vardır burada.. Hemen sokakları içine dalıp kaybolma istediği kabarır içinizde.. Son birkaç yıldır İstanbulluların da gözdesi haline gelen ve eski taş evleri kapış kapış satılarak, restore ettirilen Alaçatı, bir tarih, dağ, deniz ve sörf cennetidir. Alaçatı'nın yüzlerce yıllık kimliği, içinize işleyen sımsıcak bir türkü gibidir. Hele,her ulustan ve yaştan sörfçülerin, rengarenk sörfleriyle bir çiçek bahçesine dönüştürdükleri Alaçatı koyu, yalnız Çeşme ve Ege'nin değil, ülkemizin görülmesi gereken başlıca ilginç yerleri arasına girmiştir.

SADUN BORO'NUN ALAÇATI'SI

Ünlü Türk Denizcisi Sadun Boro, "Vira Demir" isimli kitabında (Türk Ekonomi Bankası Yayını, 2002) Alaçatı limanını şöyle anlatır: "Akburun'un 7 mil güneydoğusundaki Alaçatı Körfezi'ne hangi yönden gelinse, beyaz yarların dimdik indiği doğu burnu, Bozalan burnu uzaktan belli olur. Üzerinde beyaz demir çatkı fener kulesi vardır. Batı burnunda iki telefon anteni, Alaçatı'nın arkasındaki tepenin üstünde yüksek rüzgar jeneratörleri belirgin noktalardır. Bir mil genişliğinde ve 2 mil kuzey yönünde giren körfezin iki yakasından ortaya doğru sığlıklar çıkar, aralarındaki geçit derin sudur. Batı yakasının ortalarından çıkan alçak bir burnun sahili ,kumsal plajdır. Burada 6 katlı koca bir otel binası göze çarpar. Bu burundan itibaren, üzerinde ancak 4 m. kadar su olan çok ve sığ bir alan, körfezin ortasına doğru 400 m. açılır, sonra birden derinleşir, renginden belli olur. Körfezin kuzeyinde ve orta yerinde bir gemi şamandrası vardır. Orta suyu takip ederek ona doğru gidilirse, bu sığlık iskelede kalır. Alaçatı Limanı, bu sığ alanın kuzeyinde, körfezin batı yakasında yer alır. Beyaz taşlardan yapılmış ana mendirek sahilden poyraz yönünda çıkar. Bir diğeri onun kuzeyinden, önce doğuya, sonra güneye, ana mendirek ucuna doğru iner. Aralarındaki geçit, şamandıra hizasına gelene kadar belli olmaz. Giriş gözükünce, batı rotada, ona doğru yol verilir. Limanın etrafını alçak kum çevirir. Kuzey ve kara tarafındaki rıhtımlara kıçtan kara olunur. Her havada korunaklıdır. Güney tarafında bir çekek rampası vardır. Marina olarak inşa edilen liman,  Alaçatı Belediyesi'ne aittir, henüz bir tesis yapılmadı. Sahilde bir balık lokantasından başka bir tesis yoktur.

Limanın kuzeyinde, ona bitişik, balıkçı kayıkları için ayrı bir barınak bulunur. Körfezin kuzeyi sığ bataklıktır, bir azmak burada denize ulaşır. Limana girmek istemeyen tekneler gemi şamandırasının kuzeyinde, 5 m. civarı suda demirlerse, meltem ve kuzey havalarında barınır. Liman'ın üstünden geçen asfalt yol 4 m. içerideki Alaçatı Beldesi'ne ulaşır. SİT alanı çerçevesinde, koruma altına alınan Alaçatı, eski taş binaları, meydanı, çarşısı ile ilginç, gezip görülmeye değer bir beldedir. Alışveriş imkanı vardır, cumartesi günleri pazarı kurulur. Çeşme ve İzmir'e devamlı minibüs, otobüs servisi ile bağlıdır. Alaçatı'nın rüzgarı boldur, eksik olmaz. Körfez içinde deniz de kaldırmadığı için, son yıllarda burası yerli ve bilhassa yabancı sörfçülerin mekan tuttuğu, pek rağbet ettiği bir yer oldu. Limanın altındaki burunda onlara hizmet veren tesisler vardır. Limana girerken, rengarek yelkenleri ile, bilhassa sığ alan üzerinde, mekik gibi oradan oraya uçarcasına giden, türlü gösteriler yapan sörfler hemen dikkatinizi çeker. Limandan çıkarken gene önce gemi şamandırasına doğru çıkıp, yaklaşınca güneye yol verilirse, sığlıklar batıda kalır, derin sudan çıkılmış olur. Mendirek fenerleri ve sığlıkları belirleyen ışıklı şamandralar konana kadar limana gece girilmemesi tavsiye edilir..

İSTANBUL'UN YENİ GÖZDESİ

Sadun Boro üstadımın ve dostumun, özellikle denizciler için paha biçilmez Alaçatı anlatımından sonra, bu nefis beldeyi ben de kuşbakışı dillendirmek isterim.

Özellikle bir cumartesi günü Alaçatı'ya gelip, şöyle bir kiliseden bozma merkezdeki caminin avlusuna kurulan Antika Pazarı'nın bir köşesine yerleşip, önümüzden gelip geçen yüzlerce, binlerce yerli ve yabancı turiste ilgiyle bakıp, Alaçatı hakkında tuttuğumuz notları aktaralım. Alaçatı, Cumartesi günleri inanılmaz kalabalıktır. Doğma büyüme Alaçatılı olan sevgili dostum Hikmet Dikmen'in deyimiyle "Böyle bir kalabalık, ne duyulmuş, ne de görülmüştür beldenin tarihinde..  Çünkü cumartesileri, pazar kurulur. Her bakımdan üstün ve bol çeşitli pazara, çevre ilçelerden ve Çeşme'nin Alaçatı'nın içinden çok sayıda insan akın akın gelir, aynı gün antika pazarı kuruludur. Yine İstanbulluların ve yazlıkçıların yöreye akını sebebiyle, pek bir kalabalık vardır. Hepsi toplanınca, Alaçatı sokakları yürünmez olur.

Bu değişim ve kalabalıklaşma, yerli Alaçatı'lıların bir kısmının göğsünü kabartır, bir kısmını ise, hayli ürkütür. İstanbulluların kitleler halinde gelip, aldıkları taş evleri restore ettirmeleri yüzünden eski ev fiyatları oldukça yükselmiştir, ama talep dinmemiştir. Bu yüzden bir kısım Alaçatı'lılar yüksek para yüzü görmekte, ancak ellerindeki malları mülkleri uçup gitmektedir. 1920'lerden sonra Türk yerleşmesine sahne olan bu Rum köyü, 1990'lardan sonra İstanbullu yerleşmesine sahne olmuştur. Eskiden yüzüne bakılmaz binalar iken, bu yönde restore ettirilerek turizme açılan "Taş Ev" isimliotel, "O Ev", "Le Trio" isimli restoranlar, "Cafe Agrilya", beldenin gözde mekanları haline gelmiştir.

Sokaklara bitişik antika dükkanları da Alaçatı'nın bir rengidir. Gül Yeşilpınar'ın işlettiği antikacı dükkanı bunlardan biridir.

ALAÇATI'NIN İSMİ

Alaçatı'nın ismi üzerine üç rivayet vardır.

1-Piri Reis'in 16.yüzyıl ürünü olan Kitab-ı Bahriye'sinde bu körfez ayrıntısı ile çizilmiş, anlatılmış ve yerleşim merkezi Alaçatı olarak vurgulanmıştır. Bir Türk söylencesine göre, 1200-1400 yılları arasındaki Türk Beylikleri döneminde, yöreye akın akın gelen Türk boyları, at yetiştirmekte ustaydılar. Hatta yörede at yarışları bile düzenlendiği söylenir. Yetiştirilen atlar içinde giderek belirginleşen Alaca atlar, yörenin isimlendirilmesine yol açmış ve alaca atların çokluğu, Türk yerleşmesinin kimliğini oluşturmuştur. Ancak özellikle 1800'lü yıllardan sonra adalardan Alaçatı ve çevresine gelen Rum göçmenler, beldenin nüfusunu baskın biçimde kendi lehlerine çevirmişler, buna rağmen yöre ve merkezdeki yerleşim birimi Türklerce"Alaçatı"olarak yaşamıştır.

2-Rum nüfusunun dıştan göçler sebebiyle 1800'lü yıllarda artması üzerine, Yunan yayılmacılığı, her yerde ve her zaman yaptığı gibi, yöreyi tam bir Yunan toprağı olarak görme propagandası yapmıştır. Alaçatı'nın gerçek isminin Agrilya veya Alasta olduğu iddia edilmiştir. Agrilya, yöredeki bir Rum köyünün ismidir ve Alaçatı'yı da kapsadığı iddiası hayli zayıftır. Rumların yöreye Alasta, demesi daha uygun ve mantıklıdır. Çünkü, Alasta, Rumca salamura veya tuzlanmış anlamına gelmektedir. Rumların geçmiş dönemde yörede salamura işiyle yoğun biçimde uğraşması, yörenin yüzyıllar içinde böyle bir isme yönlenmesine baş rolü oynamış olabilir.

3-Bir üçüncü iddia ise, Alaçatı'nın, tipik evlerinin ala çatılardan oluşması sebebiyle bu ismi aldığıdır.

Bu iddiaların hepsi ayrı ayrı,hatta hep birden doğru olabilir.

Bir yörenin isminin tarihin derinliklerinden geliyor olması ve yöre isimlerinin kökeni üzerinde, ne yazık ki Ege'mizde hala ciddi bir araştırmanın olmaması, Alaçatı'yıda rivayetler eksenine oturtmaktadır. Ancak bizim araştırmalarımıza göre ve özellikle çok yaşlı yöre halkından dinlediğimize göre, dedelerden gelen bir rivayet öne çıkmaktadır.G üya yöre beyinin çok güzel bir alaca ata sahip olması sebebiyle, Alaçatı diye bir isimlendirme olmuştur ki, bu rivayet birinci iddiaya biraz olsun destek olmaktadır.

ALAÇATI'NIN İNSANLARI

Alaçatı'nın çoğu mavi gözlü, sarışın halkı Balkan-Rumeli, daha doğrusu Yugoslav-Bosna/Hersek kökenlidirler, yani açıksası Boşnak'tırlar. Arnavutluk göçmeni veya İstanköylü ailelerde vardır. Yine Alaçatı'nın bir kısım etkin halkı ise Roman (çingene) vatandaşlarımızdır. Bu karma halk, geldikleri eski Osmanlı yurtlarından tütüncülük ile hayvancılık getirmişler, yörenin Rumlarca yaratılan temel uğraşı bağcılığa önem vermedikleri ve bu işi bilmediklerinden Alaçatı'nın ünlü bağları yok olup gitmiştir.

Alaçatı mahalle ve sokak isimleri, en az yüzyıllıktır. Hacı Memiş mahallesi, Şeftali sokak, Nuriye sokak, Cemaliye sokak, Mehtap caddesi, İtidal sokağı gibi..

Beldenin en ünlü tapınağı Hacı Memiş Ağa Camiidir. Yörede çeşmeler yaptırması, sular getirmesi sebebiyle hayli ünlü olan Hacı Memiş Ağa'nın ismini taşıyan camii; Anadolu Selçuklu devrinin son döneminde Karaca Koyunlu yörükleri tarafından yaptırılmıştır. Cami ahşap mimariye örnektir, minaresi ise yonu taşından yapılmış, minare küllahı ahşap olup üzeri kurşun kaplıdır. Cami günümüze kadar birçok kez onarım geçirmiştir. Bahçesinde ulu ve kadim bir mezarlık bulunur. Bu mezarlıkta arkaik dönem, Selçuklu ve Osmanlı mezar taşlarına rastlanmaktadır.

ALAÇATI'NIN ÖZELLİKLERİ

Alaçatı beldesi ,bir çok özellikleri ile öne çıkmıştır.

1-Alaçatı'nın kekik balı dünyada birincidir. Tüm dağları kekik bitkisi ile dolu olan Alaçatı'da, kekik çiçeğinden arıların yaptığı bal, üretilir ve pazarlanır. Son derece şifalı olduğu bilinen kekik balı, Alaçatı'da, bir yöresel zenginliktir.

2-Yöredeki yeldeğirmenleri, Alaçatı'daki Rum kilisesinden bozma Pazaryeri Camii, Hacı Memiş Camii ve kilise sarnıcı İl Kültür Envanterine geçmiş tarihi mekanlardır.

3-Eski sokaklar, taş evler, restore ettirilerek toplumsal yaşama modern biçimde kazandırılmış evleriyle Alaçatı, hala sokaklarında eskinin huzurunun ve asudeliğinin bulunabildiği ender Ege kasabalarından biridir.

4-Alaçatı kavunu şerbet gibi olur.

5-Bir zamanlar hayli yoğun olan, hala ekilen anasonda yörenin klasik ürünüdür.

6-Cumartesi pazarı ile Pazaryeri camii bitişiğinde kurulan ve ülkenin her tarafından alıcı bulan Antika Pazarı ünlüdür.

7-Az da olsa oluşturabilmiş sakız bahçeleri vardır.

8-Sörf sporuna uygun körfezi dünyaca ünlüdür.

9-Kopanisti denilen kokuşmuş peynir, artık yalnızca Alaçatı aileleri tarafından evlerde yapılmaktadır.

10-Alaçatı körfezi kenarına dizilmiş olan gece klüpleri de son yıllarda öne çıkmış, benzerleri ancak Avrupa-Akdeniz ülkelerinde olan beach-clup'ler yaratılmıştır.

Bu listeyi daha çok uzatabiliriz. Rumlarca da ünlü bir beldedir. Buradan göçenler, Yunanistan'da toplu biçimde yerleşmişlerdir ve Nea-Alaçatı (yeni alaçatı) isimli bir yerleşme oluşturmuşlardır. Kostas Abanitakhis'in "Alaçatı tarihi"üzerine bir kitabı Yunanistan'da yayınlanmıştır. Eski bir yöre söylencesini göre, Reisdereli bir delikanlı Alaçatılı bir kıza aşık olur ve aralarında büyük bir aşk başlar, işte bu romantik ilişkinin ünlü bir Rumca şarkısı vardır ve baştan sona Alaçatı'yı anlatır. Türkçe sözleriyle söyleyelim.

"Haydi gidelim Alaçatı'ya
Limon ağacı dikelim
Gezelim Alaçatı'da"..

BİR SÖRF CENNETİ

Alaçatı,artık tüm dünyada tanınan bir sörf merkezidir. Bu yüzden yerli ve yabancı basın, Alaçatı körfezinin sörf sporuna uygun doğasını övgüyle öne çıkarmaktadır. Mavi ada ve Grand Gaparia'dan sonra dünyada üçüncü parkur olan Alaçatı'mızla ne kadar onur duysak azdır..

Piri Reis burası için "Deniz burada yufkadır"demiş.. Gerçekten rüzgarı hiç dinmeyen, suyun üstü dalgalarla hiç kabarmayan ve 1-1,5 metrelik derinliği ile Alaçatı körfezi bu spor için biçilmiş kaftandır.

Bora Kozanoğlu isimli dört kez Türkiye Winsörf şampiyonu olan ünlü sporcumuz, Alaçatı'da bu sporu yapmakta ve bir sörf okulu çalıştırmaktadır.

Biraz da bu spordan söz açalım.. Sörf ne demektir?.. Efendim, altınızda halı gibi deniz var.. Siz, sörf aleti, rüzgar ve vücudunuzla bir üçgen kurup, denizin üzerinde uçuyorsunuz.. Sonsuzluk hissini içinize çekiyorsunuz.. İşte sörf kısaca budur.. Yani, gövdeniz, doğa ve sörf aletiyle birlikte bir sağlık-spor üçgeni kurmuş oluyorsunuz.. Yabancılar, kızlarımız, gençlerimiz bu sporu ne güzel yapıyorlar ve Alaçatı körfezini renkler cümbüşü halinde bir çiçek bahçesine dönüştürüyorlar

Alaçatı dünyaca ünlü bir surf merkezi

YAŞAMIN TADI ALAÇATI'DA

Alaçatı bahar ve yaz ayları boyunca, gündüz ve geceleri bir alem doğrusu.. Binlerce insan, bu sahile gelip hem denize girmenin sörf yapmanın ve eğlenmenin tadını çıkarıyor.

Alaçatı'daki mekanları bir sıralayalım bakalım.. Sörfçüler Herman Otelde kalırlar. Alaçatı merkezden çıkıp iki-üç km.lik bir yoldan sonra bir tepe üstünden Alaçatı körfezi önünüze serilir. En sağda sörf klüpleri sıralanmıştır. Paradise Sörf cenneti, Belediye PLAJI, Süzer Otel, Bora Kozanoğlu'nun Sörf okulu, Joy Kemik Beach Clup, Seaside Beach Clup arka arkaya sıralanır. Eğlencenin kalbi, yarı yarıya Alaçatı'da atar, tüm Çeşme göz önüne alındığında.. Yaşamın tadı burada fark edilir.

Bu yazımı bir kaç Alaçatı'lı dostuma armağan etmek isterim .Yerli Alaçatı'lı olan Türk sporu'nun mümtaz simalarından Hikmet Dikmen Hocam'a Halikarnas Balıkçısı'nın torunu Sibel Kabaağaç dostumla evlenen Alaçatı'lı yiğit kardeşim Metin Savaş'a, her Cumartesi gelip Alaçatı Antika pazarında tezgah açan nükleer fizik profösörü Metin hocam'a Alaçatı'ya bayılıp burada bir şirin çiftlik kuran Yusuf Düvenci dostuma sevgilerimle.

Kalem Yerine Şalümoya

Kalem Yerine Şalümoya

Gazeteciydi cam ustası oldu, Ankara'yı bırakıp Alaçatı'ya göçtü.

Hıdır Göktaş mesaisinin çoğu Başbakanlık ve Parlamento’da geçmiş 26 yıllık gazeteci. Yasakların bol olduğu gri dehlizlerde, önce uzun saçıyla fark yarattı. Sorularıyla siyasilere kök söktürürken, tesadüfen tanıştığı cam, aklını başından aldı, ayarını bozdu. Anayasa yerine füzyon, laptop yerine şalümoya sarılması ondan. Habertürk’ün Ankara temsilci yardımcılığından istifa ederek, Hazine bürokratı eşiyle birlikte Akaçatı’ya yerleşmesi de. Haberle camı özdeşleştirerek işin içinden çıktı: “İkisi de keskin, dikkatli olmazsan zarar verir ve ikisi de temiz olmalı.” Yeni mekanı Camgeran’da germeden, gerilmeden yelken açtı yeni hayata.

"Fare ve büyücü masalını bilirsiniz. Büyücü, kediden korktuğu için devamlı endişe içinde içinde yaşayan fareye acıyıp onu kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez köpekten korkmaya başlar. Büyücü de onu bir kaplana dönüştürür. Fare kaplan olur ama avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok, onu eski haline dönüştürür. Ve der ki, Sen cesaretsiz ve korkaksın. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden sana yardım edemem"

30 yıldır yaşadığı Ankara'yı ve çeyrek asır mesai verdiği gazetecilik mesleğini geride bırakıp, eşi Nuray Göktaş'la yeni bir hayata yelken açan Hıdır Göktaş bu Hint masalını anlatıp devam ediyor: "Aslında hemen herkesin bir gün yapmak istediğini yaptık. Karı-koca, kızımızın da desteğiyle korkuları, kaygıları geride bırakıp yeni bir hayatı denemeyi göze aldık. Ege'de bir kasabaya yerleşme, cam atölyesi kurma ve küçük bir dükkan açma hayalimizi bir gün gerçekleştireceğimize hep inandık ama gazeteci arkadaşlarımızı inandıramadık. 'Gazetecliği bırakamazsın, yapamazsınız' gibi sözlerle geçici bir heves, ham bir hayal olarak gördüler. İşte buradayız. Yakında Ankara'da gazeteci sayısında bir azalma olursa şaşırmayacağım.

Gündüz Anayasa Gece Füzyon

Göktaş’ın cam aşkı dokuz yıl önce başlıyor. Hazine Müsteşarlığı’nda görevli eşi ekonomi müşaviri olarak Makedonya’ya tayin edilince Kızları Sera’yı da alıp gidiyor. O dönem Reuters Ajansı’nın parlamento muhabiri Hıdır Göktaş da Ankara’da hiç olmadığı kadar yalnız kalıyor. Bir arkadaşı aracılığıyla tanıştığı cam sanatçısı Can Bozkurt sayesinde, fizik derslerinden kulağına çalınan füzyon bir anda hayatının ortasına oturuveriyor. Gündüz Meclis’te anayasa tartışmalarını izlerken, akşam evde füzyon ve slumping tekniklerini öğreniyor. Yetmiyor, evinin bir odasına füzyon fırını yaptırıyor. Ve başlıyor cam tasarlayıp üretmeye. Daha önce sanatın hiçbir dalıyla uğraşmamışken, yaptıklarına önce kendi de inanamıyor. Camla baş başa kaldığında ne masada bekleyen kahve geliyor aklına, ne başka bir şey: “Onunla uğraşmaya başladığımda bitirmeden bırakmak zor. Hele özel ve yeni bir tasarım üzerinde çalışıyorsam.” Ürettikçe aşka geliyor, yarışmalarda alıyor soluğu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye Müdürlüğü’nün düzenlediği DÖSİMM 2003 Kültürel Hediyelik Eşya Tasarımı Yarıması’nda “Elibelinde” adlı tasarımla üçüncü oluyor. Biri Ürgüp’te iki sergi açıyor. Ve cam yavaş yava haberi kovuyor.

İstifa ve Bitmeyen Tatil

Kızı Sera’yı da üniversiteye yerleştirince, kuruluşundan bu yana yer aldığı Habertürk Gazetesi’nin Ankara temsilci yardımcılığı’ndan istifa ediveriyor. Radikal bir kararla evini, çevresini ve en önemlisi bitmeyen siyasi karmaşayı geride bırakıp eşi kolunda Alaçatı’ya göçüyor. Yeni evinin bahçesine 18 metrekarelik konteynırdan bir atölye kuruyor. Ağzına kadar cam, kalıp, boya ve muhtelif makinelerle dolduruyor. Bir de büyük fırın yaptırıyor. Üç teknikte ürettiği objeleri, adını Osmanlı’dan alan, yeni hayatının dışa açılan yüzü Camgeran2da sergiliyor ve günlüklerine şu notu düşüyor: “Alaçatılı iki kafadar hala biraz yorgun, daha çevrelerini tanıma fırsatı bile bulamadılar doğru dürüst. Bu sene bir türlü gelmek bilmeyen sezonun ardında, dükkan ve ev arasında, biraz Ankaralı bir yaşam sürüyorlar. Daha yumuşak, daha sakin, daha sağlıklı belki, rüya gibi bir şey. Bitmeyecek bir tatil. Mümkün olamayacak bir şey mümkün oldu mu acaba? İnanmakta hala zorluk çekiyorlar, 40 gün, yılların alışkanlıklarını silmek için yeterli değil belki. . Belki bir rutin olmadığından bilemiyorum ama zaman insan ilişkisi çok garip burada. Kesinlikle çok çabuk geçiyor. Zaman ne zaman çabuk geçerdi? Yaşlanınca mı? 40 gün önce ile şu anın farkı ne ki zaman akışı farklılaştı. Mekandan mı ne?”

Haber de Cam da Keskindir

Göktaş haberle camın bir çok ortak özelliği olduğunu savunuyor. Ona göre cam doğayı kirletmez, temizdir ve temiz olmalıdır. Yoksa en küçük lekeyi bile gösterir. Haberin üzerinde de leke olmamalıdır. Cam keskindir. Onu keserken veya işlerken dikkatli olmazsanız hem size zarar verir, hem kendine. Haber de öyledir. Doğru olmazsa size de haberini yaptığınız kişiye de zarar verir. Peki camın cinsiyeti ne olurdu? Kırılganlığı, temizliği ve keskinliği dişillik belirtisi mi? Bu soruyu da şöyle yanıtlıyor: “Batılılar gemi ve uçağı ‘she’ diye tanımlar. Temiz ve bakımlı olması açısndan cam da dişi olarak tanımlanabilir. Çeşm-i bülbüllerin de eşi benzeri yok hani…”

Alaçatı’nın Sesleri

Günlükten…

• Alaçatı’da neden insanların adım sesleri bu kadar güçlüdür? Ortam Ankara’ya göre daha sessiz olduğundan mı, insanlar daha çok sandalet, terlik benzeri ayakkabılar giydiğinden mi, benim kulaklarım buraya gelince daha iyi işitmeye başladığından mı yoksa? Alaçatı’da insanların adım seslerinin kent sesleri arasında yer alması gerektiği kesin.

• Kuşlar erken sabahın vazgeçilmez ajitatörleri. Sizi hayata karşı öyle bir kışkırtıyorlar ki asık suratınıza, yavaşlığınıza, giyindiğiniz “bir süre bana yaklaşmayın” tavrınıza lanet okutup gülümsetiveriyorlar sizi. Gerçekten inanılmaz şen şakraklar ve o enerjiyi sabahın köründe nereden ve nasıl buluyorlar bilemiyorum.

• Rüzgar...Alaçatı’nın ünlü rüzgarı! O ağaçları seslendiriyor, sörf yelkenlerini şişirirken sörfçüleri seslendiriyor, değirmenleri döndürüyor. Kızmış bir rüzgarın yaz aylarında nasıl ses çıkardığını duyduk. Kışın Allah bize kolaylık versin diyebildik sadece. Öte yandan Alaçatı’yı dayanılmaz sıcaktan koruyan da o. Sürekli bir esinti ile kenti yaşanabilir kılıyor. Esintinin sesi düşen çam kozalakları ile iğnelerinde...Kozalakların içinden fıstık çıkarıp yemeyi öğrendik hemen. Taze çam fıstığı muhteşem oluyor.

Şehriban Oğhan

Camgeran Alaçatı'nın Camgeran Ustası

Camgeran Alaçatı'nın Camgeran Ustası

Camgeran Alaçatı faaliyete geçtiğinden bu yana, ona ilham veren Pirinç sokak, Pirinç Han ve özel olarak da Erguvan El Sanatları deneyimi ile yoluna keyifle devam ediyor. Müşterisine misafir muamelesi yapmayı unutmamaya çalışarak, güleryüz ve ticarette giderek unutulan insaf duyguları ile hareket ederek, mekanın ve ilişkilerin tadını çıkarmaya çalışarak. Camgeran’ın sahipleri, eski dostların hesapsız kitapsız sundukları desteklerini –kiminin bir telefonla ya da mesajla, kiminin dükkana mal desteğiyle, kiminin fiziki yardımla, kiminin dükkanın kapısından uzanıveren ve “merhaba” diyen bir gülümseyen yüzle- her zaman yanlarında hissederek fena halde mutlu oluyorlar.

Alaçatılı iki kafadar hala biraz yorgun, daha çevrelerini tanıma fırsatı bile bulamadılar doğru dürüst. Bu sene bir türlü gelmek bilmeyen sezonun ardında, dükkan ve ev arasında, biraz Ankaralı bir yaşam sürüyorlar. Daha yumuşak, daha sakin, daha sağlıklı belki, rüya gibi bir şey. Bitmeyecek bir tatil. Mümkün olamayacak bir şey mümkün oldu mu acaba? İnanmakta hala zorluk çekiyorlar, 40 gün, yılların alışkanlıklarını silmek için yeterli değil belki.

Camgeran’ın ustası Hıdır Göktaş atölyesinde çalışmaya başladı. Camlarına gösterilen ilgi, onu şevklendiriyor. Bu yaz sonunda Türkiye’de herkes şişelerin 800 derecede yapıldığını öğrenmiş olacak (!) Sanatsal camlara daha çok yabancılar ilgi gösteriyor. Usta, sürekli projeler üretiyor. Kış aylarında, gelecek yıla dönük olarak yapılabilecek ürünlere ilişkin olarak planlamalara şimdiden başladı. Satış sorumlusu ise Don Kişot okumakta, her zamanki gibi zamanlama problemleri yaşıyor.

Camgeran Osmanlı’da cam sanatı ile uğraşan esnaf ve bunların bağlı olduğu, şimdiki tabirle odaya verilen admış. Camgeran ustası ya da kalfası dendiğinde, pencerelere cam takan kişi değil, mesela çeşm-i bülbül yapan kişi anlaşılırmış. Camcıların bağlı olduğu oda başka imiş o zamanlarda. Camgeran’ın kelime olarak melodisi, aylar önce o kadar hoşumuza gitmişti ki dükkanımıza isim olarak takmakta bir an bile tereddüt etmemiştik.

Camgeran ustası ve Camgeran Alaçatı’nın ustası, eski gazeteci, eski asker, baba, eş, abi, evlat, arkadaş kimlikleriyle Hıdır Göktaş, artık tüm enerjisini ya da enerjisinin büyük kısmını diyelim, yaratıcı projeler için kullanmak niyetinde. (Şu anda evde börülce ve deniz fasulyesi pişiriyor. Efendim??) Evin bahçesindeki 18 metrekarelik konteynırdan yapılma atölyesi ağzına kadar cam, kalıp, cam çubuklar, boyalar, muhtelif makinalarla dolu. Artık bir de büyük fırını var. Şippo fırını ile birlikte üç fırını oldu ustamızın. Şalomayı da sayarsak şimdilik üç ayrı teknikte ürün çıkarabiliyor. Şimdilik diyorum çünkü onun 23 yıllık karısı olarak ben, kış aylarında biraz boş zaman yakalayabildiğinde bu tekniklerle de yetinmeyeceğini düşünüyorum.

O, hayatımızın bir noktasında yakaladığı bu fırsatla bize yepyeni bir yaşamın kapılarını araladı aslında. Düşünüyorum da o cam yapmasaydı, ne dört yıl önce Erguvan’a, ne de bugün Camgeran’a bu kadar rahat soyunabilirdik. Ve aslında ne de üniversite öğrencisi kızımızı, tam burslu okuyor olsa da bırakıp bu maceraya girişemezdik. Bu hobisini devam ettirirken gazeteciliği de yaptı ki tüm zamanlı bir işti habercilik. Kızını sevmeyi hiç ihmal etmedi. Karısını şımartmayı da öyle. Eminim Alaçatı yorgunluğunda Sera ile benim de payımız var!

Sevgili Camgeran ustasına yolun açık olsun diyorum. Daha romantik bir yazı olacaktı bu ama herkese açık yazılarda utanıyor insan biraz. Onu seviyoruz değil mi?